3 Şubat 2012 Cuma

"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" Roman

                                           
                                             
"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanımla ilgili yayıneviyle olan sözleşmemi sona erdirdim. Romandan bazı bölümleri romanı deşifre etmeden yayınlayacağım. Yayınlardan sonra hazırladığım yazın yayın manifestosunu sizlere sunacağım. Sonra da elimdeki kitapları isteyenlere bedava dağıtacağım. erkanyukarioglu@gmail.com    0212 298 98 61

            DOKUN BANA O KADAR KOLAY Kİ


                 “Moulin Rouge’dan Mona Lisa’ya”


                                                               


 Süreyya, acıların ötesindeki felaket gecesinden sonra, her gece aynı yere, elinde ya kırmızı karanfiller ya da kırmızı güllerle geliyor, onları “o yere” bırakıyor, uzun süre gözleri aynı noktaya kilitlenmiş gibi kalıyor ve daha sonra tarifi olanaksız büyük acısıyla birlikte dönüp gidiyordu.


 


Onu her gece pencereden izleyen; üzgün, kendini çaresiz hisseden, âşık, ikilem içinde çırpınan genç bir kadın vardı: Deniz! Yirmi üç yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında; siyah saçlı, yeşil gözlü, sevimli yüzlü, güneş yanığı tenli; iri ve dik memeli; Jennifer Lopez’i kıskançlığa sürükleyecek denli hoş popolu ve düzgün bacaklı; kültürlü, okuyup yazıp düşünebilen, yaşamda fikri olan; gençliğin çılgınlığını hesapsız kitapsız yaşamakta sakınca görmeyen, güzeller güzeli genç bir kadındı.


 


Elinde çiçeklerle gelip gidişinin yedinci, haziran ayının onuncu günüydü: Güneş batmadan önce ofisinden çıktı, Tepebaşı’nda Pera Palas’a geldi. Bugünlerde güneşin batışının görünümü buradan muhteşem oluyordu. Güneşin batışını izleyip kızıllıklar ve eflatunlar arasında güneşi yolcu ederken ruhen dinlenmek istiyordu. İhtiyacı vardı buna! Cin tonik söyledi, güneşin batışını izledi, huzur bulmaya çalıştı; ama böyle bir sonuç alabilmek için daha çok erkendi. İki saat kadar burada kaldıktan sonra Tünel Meydanı’na çıktı, ılık güzel bir akşamdı; son altı günün akşamlarında olduğu gibi köşedeki çiçekçiye girdi; kırmızı güller aldı, oradan Asmalımescit’te Refik Restoran’a geçti. Burada iki - üç saat daha geçirdi, kalktı, “o sokağa” gitti. Elindeki kırmızı gülleri öptü, onları okşar gibi “o yere” koydu; gözlerinden yaşlar akıyordu, yüreği kan ağlıyordu. Düşüncelere daldı; artık o, bu dünyada değildi.


 


Deniz, Süreyya’dan farklı durumda değildi; hatta daha ağır koşullardaydı. Ruhsal çöküntüye uğramış ve kendini koyuvermişti. Süreyya’nın ısrarlarına rağmen evine gitmiyordu, doktor önerisini reddediyordu, yardım elini tutmak yerine itiyordu.


Bu gece gene aynı pencereden Süreyya’yı izliyordu: Büyük bir hışımla sokağa indi, önünde durdu; iki eliyle göğsüne vuruyor, sağ avucunun içinde bıçağını tutuyor ve çıldırmış gibi bağırıyordu:


- Yeter artık, yeter! Git, bir daha buralara gelme, gelme!


- Deniz lütfen benimle gel, benim evime gelmeyeceksen seni kendi evine götüreyim. İstersen bir süre ben de sende kalırım. İkimizin de ihtiyacı var; birbirimize destek oluruz, ne olursun gel, hayır deme!


Deniz, ağlayarak dizlerinin üstüne çöktü, hıçkırıklara boğuldu, bir taraftan da:


“Seni çok seviyorum; sen de biliyorsun; ama hayır, yapamam! Aylardır sevgimi içime gömmeye çalıştım; ama şimdi... Hayır, hayır! Temeli ‘yanlış’ olan sevgiyle mutlu bir yaşam olanaklı mı? Hayır, olanaksız! Baştan bu yana her şey yanlıştı,” diyordu.


 


O güzelim kadın perişan haldeydi, ayağa kalktı; yüzü kireç gibiydi, dudakları mosmordu, gözleri kan çanağına dönmüştü, çıldırmış gibiydi, bütün bedeni titriyordu;  ‘şak’ diye bir ses işitildi, sustalı bıçağın parlayan yüzü göründü, sağ kolunu havaya kaldırırken şöyle söylüyordu:


“Neden hâlâ buraya geliyorsun? Her şey bitti; neden anlamıyorsun? Başka yolu yok; öldüreceğim seni! Seni kimseye yâr etmeyeceğim! Sen, önceden de benim değildin; ama saygın mazeretimiz vardı! Aşkımı yüreğime gömmekle mutluydum; fakat şimdi kimin için yürek sızısıyla karşıdan bakan kadın ben olacağım? Üstelik sen beni hiç sevmedin ki; suçlamıyorum, sen haklıydın, herkes haklıydı.”


- Deniz, konuşmamız gerekli, sana söylemem gereken çok önemli bir konu var; ama ne olursun ikimiz de biraz sakinleşip toparlanalım. Gel, seni eve götüreyim, konuşalım; yalvarıyorum itiraz etme. Hani beni çok seviyordun? Gel benimle!


- Hayır, hayır olmaz! Her şey bitti, bitti!


- Sakinleşmek zorundasın! Ben bu vaziyette seninle nasıl diyalog kuracağım? Sana anlatmam gerekenler var. Dinle beni, gel benimle! Yalvarıyorum; daha ne istiyorsun?


- Seni kimseye bırakmayacağım, kimseye yâr etmeyeceğim!


- Ben hiçbir yere gitmiyorum. Benim acım bana yeter. Neden anlamak istemiyorsun?


 


Deniz bıçağını tekrar havaya kaldırdı… Süreyya yerinden hiç kıpırdamadı, önce kara toprağa ve sonra onun gözlerinin içine baktı:


- Ben yok olmuşum, olmamışım anlamsız; korkmuyorum, sadece üzgünüm, acılıyım! Haydi, tamamla işini; öldür beni, unutma, çok üzülen gene sen olacaksın dedi.


Deniz, bıçağını Süreyya’nın göğsüne doğru indirirken, birden, vals yapar gibi geri döndü; bıçağını tekrar havaya kaldırdı, ağlıyor ve şöyle söylüyordu:


“Senin ne günahın var Süreyya? Kimsenin günahı yok, yok!


Ah bir bilebilseydin: Seni öyle çok seviyorum ki, sana öylesine büyük aşkla bağlıyım ki, senin için çıldırıyorum; seni öldüremem!


Ne kara talihimiz varmış bizim; sen istesen de seninle birleşemem!


Hani senin o Tanrıların, Tanrıçaların; onların adaleti mi bu? Söylesene!


Bu dünyada fazla olan tek kişi benim, ben!”


 


Deniz çıldırmış gibiydi, bıçağını hızla indirdi, karnına sapladı. Gökleri yırtan büyük bir çığlık attı; denizler Deniz için köpürdü, gökyüzü daha da karardı...


Süreyya iki kolunu havaya kaldırmış, bütün gücüyle haykırıyordu:


“Deniz ne yaptın, ne yaptın Deniz? Allahım, Allahım, yardım et Allahım!”


Karnından oluk gibi kan akıyordu... Kısa süre sonra düştüğü yer kan gölüne döndü. Süreyya onu kucağına aldı, bir sağa, bir sola koşmaya başladı; şaşkındı ve sokaktan geçenlere, “ambulans çağırın,” diye bağırdı; koşup telefon edenler oldu, sonunda dizlerinin üstüne çöktü, Deniz’in gözleri açıktı ve henüz yaşıyordu.


- Neden yaptın Deniz? Neden? Bu ne biçim sevgi? Özgürlük ve mutluluk yaşamakta; ölüm karanlık; karanlıkta çare yok!


Deniz kendini Süreyya’nın kucağında hissedince mutluluktan gözlerinin içi güldü. Denizlerin dibinden geliyormuş gibi duyulan bir sesle:


- Seni çok sevdiğimi biliyorsun; belki sen de beni seviyorsun! Ama biz nasıl mutlu olabilirdik ki? Düşünsene! Olur muydu? Hayır, olamazdı! Dedi.


- Deniz tamam, şimdi sus, konuşma; kurtulacaksın, konuşmak için çok fırsatımız olacak. Gayret et, hayatta kal, ambulans şimdi gelir. Beni yapayalnız bırakma!


- Süreyya affet beni, seni çok sevdim; sana delicesine âşığım! Affet beni, affet!


 


Deniz, “Affet beni,” dediği an son nefesini verdi. Gözlerini ebediyen yumdu; uçtu gitti... Okyanuslara doğru! Dünyadaki tüm deniz araçları Deniz için düdüklerini sürekli çaldılar. Yeryüzüne, gökyüzüne acı haberi ilettiler; haberi alan yosunlar, mercanlar, balıklar Deniz’e eşlik ettiler. Hepsi üzgündü; ama onu alıp götürdüler! Deniz ve denizler gökyüzünün yedinci katında birleştiler. Deniz, orada kaldı; denizler yağmur olup yeryüzüne döndüler.


 


Süreyya ağlıyor; ağlamaktan öte kriz geçiriyordu. Gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Başını gökyüzüne çevirmiş bağırıyordu:


“Neden Allahım, neden?”


Aklından şunlar geçiyordu:


“Bu dünyadaki rollerimiz dağıtılırken adalet var mı? Ya peki, insancıklar ne yapsın?


Bu dünya yokluk aynası ise, her şey zihnimizde ise, bu beden neden yaratıldı?


Deniz, şimdi nerede? Mutluluk ülkesinde mi? Yoklukta mutluluk; öyle mi?


İnsanları neden yarattın Tanrım? 


Tanrım vaat ettiğin cenneti bu dünyada yaşasaydık olmaz mıydı; yoksa biz mi onu göremiyoruz? Verdiğin cennetin farkında mı değiliz?


Yok, işte yok! Kara toprak karanlık; arzu yok, deniz yok, ışık yok; hiçbir şey yok!” 


...............

6 Kasım 2011 Pazar

Utandım Doğadan


Orada; dağın tepesinde,
Kimsesiz iki kaya, huzurlu ve mutlu;
Gölge etmiş çam ağaçları üstlerine.
Bir yerde birleşip anaçlaşmış ve mağrur
Yarığından güldür güldür doğuyor sular.

Hayretle baktım kayanın oyuğuna
Duru çıplak su buz gibi ve saf
Geliyordu dünyaya!

Çevreye baktım, kimsecikler yoktu;
Ne in, ne de cin! Yalnız
Çam ağaçlarının dallarından süzülen
Güneş ışınları vardı onu kutsayan.

Avuçlarımı uzattım, doldu taştı;
Gönlüm gibi, yüreciğim gibi, sevdalarım gibi!

Su doğarken çıplaktı, utandım
Ben de soyundum, attım kendimi suya
İçimi gördüm suda, belki BEN idi gördüğüm:
İşte beynim, kalbim ve birer yıldız olan hücrelerim;
Cinler, periler yoktu; su çıplak doğuyordu;
Tantanasız; güneş gibi, insan gibi!

Çıplak doğuyordu su;
Gönlüm gibi, yüreciğim gibi,
Çiçeklerim, aşklarım gibi,
Oğlum gibi!


Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler, Erkan Yukarıoğlu
İletişim: erkanyukarioglu@gmail.com     0212 2939861






Mavi Aynalar

Mavi aynaların
Dolambaçlı sokaklarında
Seviştik seninle.
Sokaklar yalınayaktı ve kimsesiz
Ellerim koynundan çıktı
Kızıl, kızıl ve eflatun
Parmaklarım orkideler gibiydi
Gökyüzünden birer de yıldız konmuştu uçlarına.
Sarı, kırmızı, mavi ve karışımları
Gölde, dağların üstünde; her yerde
Ufukta, seherde ve yatağımda...
Dudakların mavi ve seksiydi
Aynalara baktım seni gördüm
Ben yoktum, aynalar kimsesizdi.
Mavi dolambaçlı dolaplarda yalınayaktın
Doludizgindim ben sokaklarda
Her köşe başında bir ayna, bir ayna
Sokaklar yalınayaktı, aynalar kimsesiz
Ve sen bensiz!


Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler, Erkan Yukarıoğlu
İletişim: erkanyukarioglu@gmail.com    0212 2939861
“Dokun Bana O kadar Kolay Ki” adını verdiğim
romanda tartışılan dizelerden.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Maryanuşka

Maryanuşka, Maryanuşka
Kafkas güzeli
Öyle sevdim ki seni
          “Ay day dalalay”
Mavi gözlerinde gökyüzünü
Tanıdım tüm gizemiyle evrenin
Sarı saçlarında olgun başakları
Tanıdım doğanın tüm Tanrısallığında
          “Ay day dalalay”
Sülün desem yeridir
Ceylan desem kendisidir
Ama en doğrusu
Sen Tanrı’nın yarattığı
Kafkasya’sın; kadınsın!
          “Ay day dalalay”
Dudaklarıma dudakların deyse
Göğüslerine avuçlarım ulaşsa
Bir kez de kalçalarına dolansam
Allahın izniyle ben
Divane olurum Maryuşka!
          “Ay day dalalay”


Erkan Yukarıoğlu

20 Ocak 2011 akşamı kütüphanemi
yeniden düzenlerken L.Tolstoy’un
“Kazaklar” romanının son sayfasını
tesadüfen açtım; orada, tahminen 25 yıl önce
okuduğum bu romanın son sayfasına yazdığım
bu dizeleri buldum. 

5 Ağustos 2011 Cuma

Tesadüfen

Tesadüfen
Dünyaya gelmişiz

Tesadüfen yaşıyoruz

Tesadüfen dünyaya gelmek
Doğaya uygun..

Tesadüfen yaşamamız
Düzene uygun

Velhasıl her şey uygun

Peki; ama akıl ne işe yarıyor?



Beyoğlu, 8 Haziran 2009


17 Kasım 2009 Salı

Kırmızı Değirmen


Şiirlerim bu kitapta...

Kitaplarım ve isteme adresleri:


“Kırmızı Değirmen” Şiirler , “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” Roman: 0212 293 98 61
http://erkanyukarioglu.azbuz.ekolay.net/index.jsp

http://kirmizidegirmen.azbuz.com/

http://dokunbanaokadarkolayki.azbuz.ekolay.net/index.jsp

İletişim: 212 293 98 61

erkanyukarioglu@gmail.com

0212 293 98 61


21 Ekim 2009 Çarşamba


23 Temmuz 2009 Perşembe

Çanakkale

Fotoğraf: Emre Yukarıoğlu


Çanakkale


Bu vatan bizim, bu vatan benim:

Sabahtan akşama durmamacasına
Adım, adım dolaştık Gelibolu Yarımadası’nı
Topçu tabyaları, siperler, siperler;
Anıtlar ve şehitlikler!

İnsan olan nasıl hüzünlenmez?

İnsan olan, bir karış bile olsa
Toprağına nasıl hıyanetlik eder
Para için, uşak olmak için?

Önemli değildi benim için
Törensel sıra sıra dizilmiş kabirler
Önünde arkasında, sağında solunda
Boynu bükük gerçek kabirler varken!

Oracıkta, omuz omuza savaştığı arkadaşları;
gözyaşlarıyla, dualarıyla gömmüşlerdi onları.

Diz çöktüm hıçkırıklarla ağladım;
Şehitlerimiz için, yüzünü bile görmediğim
Kabrini bile bulamadığım amcam için
Dua ettim yüreğimden fışkıran isyanlarla..

Yarımada burnunun hemen sağındaki
Yeni ay misali güzelim koyda, mavi sularda
İngiliz’in ve uşaklarının çıkartma yaptığı koyda
Yüzdüm, yüzdüm; İngiliz’e inat, emperyalistlere,
Uşaklarına, işbirlikçilerine inat yüzdüm, yüzdüm..

Bağırıyordum gökyüzüne, tüm dünyaya:
Bu topraklar; dağlar, taşlar; bu deniz bizim
Haydi yağdırın toplarınızı, mermilerinizi..

Ben, bu topraklarda şehit olup yatan
Emir Ahmet oğlu Süleyman Efendi’nin oğlu
Mustafa’nın yeğeni, Mustafa Erkan’ım!

Haydi yağdırın toplarınızı, mermilerinizi..
Bu topraklar, bu deniz, bu gökyüzü bizim!

Akşam oldu.. Kilitbahir’de boğazın mavi suları
önce kızıllaştı, sonra her yer laciverde döndü.
Tabyanın yanı başında karımla, oğlumla
Rakı içiyorum ve şerefe kaldırıyorum kadehimi..

Ulusumun şerefine, Mustafa Kemal’in şerefine!


Bu topraklar bizim, bu topraklar benim;
Çoğu çocuk yaştaki yüz elli bin şehidimiz
Dedem, amcam ve Mustafa Kemal
Emanet ettiler bize, emanet ettiler bana!

Ben de oğluma, torunlarıma emanet edeceğim
Bu toprakları, bu denizi, bu gökyüzünü..

Onlar bizim kutsal emanetlerimiz!



Çanakkale, 1 Temmuz 2009
Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler, Erkan Yukarıoğlu

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Çılgın Dünya

 

Julius Viktor Berger





Çılgın Dünya


Çılgınlıkla çıldırmak arasında
İnce bir ayırım; özgürlük ve aşk!

İkisinin tam ortasında bir kadın
Sevecen; ama tehditkâr:
Dünya ve yaşam; işte hepsi bu!

Cennetinkapısında bir adam, delinin biri;
Zırdeli ise kadın yaşadın demektir yeryüzünde.

Ötesi Allah kerim!


Erkan Yukarıoğlu
İstanbul, 3 Şubat 2007

Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler, Erkan Yukarıoğlu

21 Haziran 2009 Pazar

İnat Olsun Diye


Fotoğraflar: Emre Yukarıoğlu

İnat Olsun Diye



Kara toprağın bağrına
Köklerini salan
Ulu çınara inat,

Denizlerdeki
Küçüğünden büyüğüne
Milyonlarca balıklara inat;

Ceviz kabuğundan bir gemi,
Çınar yaprağından yelken,
Mercanlardan çapa yapacağım.

Mars’a, Venüs’e gideceğim!
Yeni sevgililer bulacağım;
İnat olsun diye
Tüm dünyalılara!


Köyceğiz, 1973

Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler, Erkan Yukarıoğlu
212 293 98 61