"Dokun Bana O
Kadar Kolay Ki" romanımla ilgili yayıneviyle olan sözleşmemi sona
erdirdim. Romandan bazı bölümleri romanı deşifre etmeden yayınlayacağım.
Yayınlardan sonra hazırladığım yazın yayın manifestosunu sizlere sunacağım.
Sonra da elimdeki
kitapları isteyenlere bedava dağıtacağım.
erkanyukarioglu@gmail.com 0212 298 98 61
DOKUN
BANA O KADAR KOLAY Kİ
“Moulin Rouge’dan Mona Lisa’ya”
Süreyya, acıların ötesindeki felaket
gecesinden sonra, her gece aynı yere, elinde ya kırmızı karanfiller ya da
kırmızı güllerle geliyor, onları “o yere” bırakıyor, uzun süre gözleri aynı
noktaya kilitlenmiş gibi kalıyor ve daha sonra tarifi olanaksız büyük acısıyla
birlikte dönüp gidiyordu.
Onu her gece pencereden izleyen; üzgün, kendini
çaresiz hisseden, âşık, ikilem içinde çırpınan genç bir kadın vardı: Deniz!
Yirmi üç yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında; siyah saçlı, yeşil gözlü,
sevimli yüzlü, güneş yanığı tenli; iri ve dik memeli; Jennifer Lopez’i
kıskançlığa sürükleyecek denli hoş popolu ve düzgün bacaklı; kültürlü, okuyup
yazıp düşünebilen, yaşamda fikri olan; gençliğin çılgınlığını hesapsız kitapsız
yaşamakta sakınca görmeyen, güzeller güzeli genç bir kadındı.
Elinde çiçeklerle gelip gidişinin yedinci,
haziran ayının onuncu günüydü: Güneş batmadan önce ofisinden çıktı,
Tepebaşı’nda Pera Palas’a geldi. Bugünlerde güneşin batışının görünümü buradan
muhteşem oluyordu. Güneşin batışını izleyip kızıllıklar ve eflatunlar arasında
güneşi yolcu ederken ruhen dinlenmek istiyordu. İhtiyacı vardı buna! Cin tonik
söyledi, güneşin batışını izledi, huzur bulmaya çalıştı; ama böyle bir sonuç
alabilmek için daha çok erkendi. İki saat kadar burada kaldıktan sonra Tünel
Meydanı’na çıktı, ılık güzel bir akşamdı; son altı günün akşamlarında olduğu
gibi köşedeki çiçekçiye girdi; kırmızı güller aldı, oradan Asmalımescit’te
Refik Restoran’a geçti. Burada iki - üç saat daha geçirdi, kalktı, “o sokağa”
gitti. Elindeki kırmızı gülleri öptü, onları okşar gibi “o yere” koydu;
gözlerinden yaşlar akıyordu, yüreği kan ağlıyordu. Düşüncelere daldı; artık o,
bu dünyada değildi.
Deniz, Süreyya’dan farklı durumda değildi; hatta
daha ağır koşullardaydı. Ruhsal çöküntüye uğramış ve kendini koyuvermişti.
Süreyya’nın ısrarlarına rağmen evine gitmiyordu, doktor önerisini reddediyordu,
yardım elini tutmak yerine itiyordu.
Bu gece gene aynı pencereden Süreyya’yı
izliyordu: Büyük bir hışımla sokağa indi, önünde durdu; iki eliyle göğsüne
vuruyor, sağ avucunun içinde bıçağını tutuyor ve çıldırmış gibi bağırıyordu:
- Yeter artık, yeter! Git, bir daha buralara
gelme, gelme!
- Deniz lütfen benimle gel, benim evime
gelmeyeceksen seni kendi evine götüreyim. İstersen bir süre ben de sende
kalırım. İkimizin de ihtiyacı var; birbirimize destek oluruz, ne olursun gel,
hayır deme!
Deniz, ağlayarak dizlerinin üstüne çöktü,
hıçkırıklara boğuldu, bir taraftan da:
“Seni çok seviyorum; sen de biliyorsun; ama
hayır, yapamam! Aylardır sevgimi içime gömmeye çalıştım; ama şimdi... Hayır,
hayır! Temeli ‘yanlış’ olan sevgiyle mutlu bir yaşam olanaklı mı? Hayır,
olanaksız! Baştan bu yana her şey yanlıştı,” diyordu.
O güzelim kadın perişan haldeydi, ayağa kalktı;
yüzü kireç gibiydi, dudakları mosmordu, gözleri kan çanağına dönmüştü,
çıldırmış gibiydi, bütün bedeni titriyordu; ‘şak’ diye bir ses işitildi, sustalı
bıçağın parlayan yüzü göründü, sağ kolunu havaya kaldırırken şöyle söylüyordu:
“Neden hâlâ buraya geliyorsun? Her şey bitti;
neden anlamıyorsun? Başka yolu yok; öldüreceğim seni! Seni kimseye yâr
etmeyeceğim! Sen, önceden de benim değildin; ama saygın mazeretimiz vardı!
Aşkımı yüreğime gömmekle mutluydum; fakat şimdi kimin için yürek sızısıyla
karşıdan bakan kadın ben olacağım? Üstelik sen beni hiç sevmedin ki;
suçlamıyorum, sen haklıydın, herkes haklıydı.”
- Deniz, konuşmamız gerekli, sana söylemem
gereken çok önemli bir konu var; ama ne olursun ikimiz de biraz sakinleşip
toparlanalım. Gel, seni eve götüreyim, konuşalım; yalvarıyorum itiraz etme.
Hani beni çok seviyordun? Gel benimle!
- Hayır, hayır olmaz! Her şey bitti, bitti!
- Sakinleşmek zorundasın! Ben bu vaziyette
seninle nasıl diyalog kuracağım? Sana anlatmam gerekenler var. Dinle beni, gel
benimle! Yalvarıyorum; daha ne istiyorsun?
- Seni kimseye bırakmayacağım, kimseye yâr
etmeyeceğim!
- Ben hiçbir yere gitmiyorum. Benim acım bana
yeter. Neden anlamak istemiyorsun?
Deniz bıçağını tekrar havaya kaldırdı… Süreyya
yerinden hiç kıpırdamadı, önce kara toprağa ve sonra onun gözlerinin içine
baktı:
- Ben yok olmuşum, olmamışım anlamsız;
korkmuyorum, sadece üzgünüm, acılıyım! Haydi, tamamla işini; öldür beni,
unutma, çok üzülen gene sen olacaksın dedi.
Deniz, bıçağını Süreyya’nın göğsüne doğru
indirirken, birden, vals yapar gibi geri döndü; bıçağını tekrar havaya
kaldırdı, ağlıyor ve şöyle söylüyordu:
“Senin ne günahın var Süreyya? Kimsenin günahı
yok, yok!
Ah bir bilebilseydin: Seni öyle çok seviyorum ki,
sana öylesine büyük aşkla bağlıyım ki, senin için çıldırıyorum; seni öldüremem!
Ne kara talihimiz varmış bizim; sen istesen de
seninle birleşemem!
Hani senin o Tanrıların, Tanrıçaların; onların
adaleti mi bu? Söylesene!
Bu dünyada fazla olan tek kişi benim, ben!”
Deniz çıldırmış gibiydi, bıçağını hızla indirdi,
karnına sapladı. Gökleri yırtan büyük bir çığlık attı; denizler Deniz için
köpürdü, gökyüzü daha da karardı...
Süreyya iki kolunu havaya kaldırmış, bütün
gücüyle haykırıyordu:
“Deniz ne yaptın, ne yaptın Deniz? Allahım,
Allahım, yardım et Allahım!”
Karnından oluk gibi kan akıyordu... Kısa süre
sonra düştüğü yer kan gölüne döndü. Süreyya onu kucağına aldı, bir sağa, bir
sola koşmaya başladı; şaşkındı ve sokaktan geçenlere, “ambulans çağırın,” diye
bağırdı; koşup telefon edenler oldu, sonunda dizlerinin üstüne çöktü, Deniz’in
gözleri açıktı ve henüz yaşıyordu.
- Neden yaptın Deniz? Neden? Bu ne biçim sevgi?
Özgürlük ve mutluluk yaşamakta; ölüm karanlık; karanlıkta çare yok!
Deniz kendini Süreyya’nın kucağında hissedince
mutluluktan gözlerinin içi güldü. Denizlerin dibinden geliyormuş gibi duyulan
bir sesle:
- Seni çok sevdiğimi biliyorsun; belki sen de
beni seviyorsun! Ama biz nasıl mutlu olabilirdik ki? Düşünsene! Olur muydu?
Hayır, olamazdı! Dedi.
- Deniz tamam, şimdi sus, konuşma; kurtulacaksın,
konuşmak için çok fırsatımız olacak. Gayret et, hayatta kal, ambulans şimdi
gelir. Beni yapayalnız bırakma!
- Süreyya affet beni, seni çok sevdim; sana
delicesine âşığım! Affet beni, affet!
Deniz, “Affet beni,” dediği an son nefesini
verdi. Gözlerini ebediyen yumdu; uçtu gitti... Okyanuslara doğru! Dünyadaki tüm
deniz araçları Deniz için düdüklerini sürekli çaldılar. Yeryüzüne, gökyüzüne
acı haberi ilettiler; haberi alan yosunlar, mercanlar, balıklar Deniz’e eşlik
ettiler. Hepsi üzgündü; ama onu alıp götürdüler! Deniz ve denizler gökyüzünün
yedinci katında birleştiler. Deniz, orada kaldı; denizler yağmur olup yeryüzüne
döndüler.
Süreyya ağlıyor; ağlamaktan öte kriz geçiriyordu.
Gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Başını gökyüzüne çevirmiş bağırıyordu:
“Neden Allahım, neden?”
Aklından şunlar geçiyordu:
“Bu dünyadaki rollerimiz dağıtılırken adalet var
mı? Ya peki, insancıklar ne yapsın?
Bu dünya yokluk aynası ise, her şey zihnimizde
ise, bu beden neden yaratıldı?
Deniz, şimdi nerede? Mutluluk ülkesinde mi?
Yoklukta mutluluk; öyle mi?
İnsanları neden yarattın Tanrım?
Tanrım vaat ettiğin cenneti bu dünyada yaşasaydık
olmaz mıydı; yoksa biz mi onu göremiyoruz? Verdiğin cennetin farkında mı
değiliz?
Yok, işte yok! Kara toprak karanlık; arzu yok,
deniz yok, ışık yok; hiçbir şey yok!”
...............
0 yorum:
Yorum Gönder